Akşamın bir yarısı olmuş. Sabah saat 08.30’da başladığım iş, aksam saat 20.30 itibariyle hâlen devam ediyor. Kitap kampanyaları düzenliyorum. Yeni kampanyanın konusu “Ne olsun?” diye düşünerek, kendi kendime beyin fırtınası yapıyorum.
Akşamın bir yarısı olmuş. Sabah saat 08.30’da başladığım iş, aksam saat 20.30 itibariyle hâlen devam ediyor. Kitap kampanyaları düzenliyorum. Yeni kampanyanın konusu “Ne olsun?” diye düşünerek, kendi kendime beyin fırtınası yapıyorum. Sıkılmaya başladığım sırada, son zamanlarda okuduğum kitaplara ve almayı düşündüğüm kitaplar listesine baktım. Pazar araştırmaları, üye ve müşteri profili derken kampanyaya karar veriyorum! “Spiritüalizm Kitapları Kampanyası”.

Tabi iş benim karar vermemle bitmiyor. Bu kampanyayı yaptırabilmem için ikna etmem gereken bir genel müdürüm var. Üstüne üstlük bir de spiritüalizmin ne olduğunu anlatmam gerekecek. İnsan kendi kafasında bile oturtamadığı bir konuyu başka insana nasıl anlatır ki! Sizin anlayacağınız iş gittikçe çetrefilleşmeye başladı. İnternet üzerinden arama yaparken soruma “Bu Spiritüalizm Ne Ola ki” adlı masum gibi gözüken bir kitapla cevap geliyor.

Oradan buradan şuradan derken kampanya kurgusu ve akış detaylarının yanı sıra bir de spiritüalizm anlatan, kampanya sunum dosyası hazırlayıp eve dönüyorum.

Ertesi gün toplantıda sunumu ve kampanya detaylarını anlatmaya başlıyorum. Sunum bittiğinde toplantı odasına bir sessizlik oluyor. Hani şu fırtına öncesinde olanlardan. Genel müdürüm sessizliği bozuyor. “Her şey iyi hoş da. Ben bu spüaliz midir nedir? Onu pek anladım.” diyor. Konunun tehlikeli sulara doğru gittiğini anlayıp, “Sayın genel müdürüm aslında bu kampanyayı yapmaya karar vermemiz için gereken tek şey hedeflediğimiz rakamlara bakmamızdır.” Diyorum. Bir yandan da, içten içe de kendime şaşıyorum. Şaşkınlığımın nedeni ise yıllar sonra başıma gelecek bir olayın hikâye konusu. Neyse, Yanıt hızla geliyor. “Haklısın! İyi hadi sana kolay gelsin.” diyor. Kampanya onayını göstermiş olduğum yüksek satış rakamları ile alıyorum.

Bu noktada Elif artık iş başında. Başlıyor, geri kalan pazarlama, satış, tedarik zincirindeki organizasyona. Bu arada normalde hiç yapmadığı ama bu aralar çok fazla yapmaya başladığı iç sesini dinleme huyu yüzünden verdiği satış rakamları oldukça yüksek. Nedense mantıken kabul etmediği bu rakamları kalbi ona hedef olarak veriyor ve yola kalbinin kararı ile devam ediyor.

Online mecralarda çılgınlar gibi reklam kampanyası, gazetede ve dergi eklerine makaleler, yazılar, tanıtım bültenleri derken, her akşam pestilim çıkmış bir şekilde kendimi buluyordum. Kalbimin kararına beynim yetişebilmek için çırpınıyor. Ancak hâlâ satış hedeflerimizden uzağız. O dönemin Reikievi Yayınlarından çıkan “Bu Spiritüalizm Ne Ola ki” adlı kitabın satışı gerçekleşiyor, ancak kitabı dağıtımcılarda bir türlü bulamamam üzerine, bir tanıdığım vasıtasıyla, direkt yayınevine hatta yazarı Hasan Çeliktaş’a ulaşıyorum. Satılan kitapları bize gönderiyor. Msnler alınıp veriliyor. Ben deli gibi çalışmaya devam…

Bir süre sonra Hasan’la kampanya üzerine konuşmaya başlıyoruz. Aslında bu konularla şimdiye kadar hiç ilgilenmediği belirtiyorum. Hasan’ın bir iki tavsiye ile birkaç yahoo grubuna üye oluyorum. Üye olur olmaz bakıyorum bizim kampanya konuşuluyor. Kısıtlı bütçeleri ile kitapları almak isteyen insanlar satış hedefini gerçekleştiriyor. Satışlar artıyor. Hedefi tutturuyoruz. Başta hizmet ettiğimiz insanlar olmak üzere, genel müdür dâhil herkes mutlu. Kampanya başarılı bir şekilde bir haftalık uzatma süresinden sonra sona eriyor.

O zamanlar yeni yeni büyüyen bir e-ticaret sitesini yönetmenin tüm zorluklarını yaşıyorum. Hasan’la yine bol mesaili günlerde konuşmaya başlıyoruz. Bana DerKi’den daha detaylı bahsediyor. Ne gerek varsa, çocukluğumdan beri yazdığımı anlatıveriyorum. Ancak şimdi dönüp geriye baktığımda yüzümde bir gülümseme ile “Söyleyene değil, söyletene bak” diyorum. Derken Hasan yazılarımı görmek istiyor. “Tamam” diyiveriyorum. Ancak bunu ağzımdan çok, kontrol mekanizmalarını delip geçmiş kalbimden söylüyorum. Akşam eve döndüğüme ise, tamam deyişimden çok pişman oluyorum. Her ne kadar herkes yazılarımı okumak istese ve onca yıldır saklamaya çalışsam da, verilmiş bir söz var.” Ne olacak diyorum.” içimden. Bir iki yazımı veririm, okur hatta fikirlerini söyler. Yazımı geliştirmeme faydası olur. 

yazar olmakTaşınabilir belliğime bir iki yazımı atıyorum. Ertesi gün Hasan’a gönderiyorum. Göndermemin tek nedeni sadece söz vermiş olmam. Yazıları gönderdikten iki gün sonra, yazılarla ilgili Hasan’la konuşuyoruz. Dediklerinin bir kısmı hoşuma gidiyor, bir kısmı hiç işime gelmiyor. Bunun üzerine yazı yazmakla ilgili bir hafta süren içsel bir yolculuğa çıkıyorum. Bir süre yazı tekniğim ve anlattığım şeyler üzerine daha derin konuşmalar yapıyoruz. Hasan Derki yazarlarının yahoo grubundan söz edip, beni de buraya dahil etmek istiyor. Yeterince asosyalleşen hayatıma belki renk gelir diye, kabul ediyorum. 

Bir süre yazarların bu platformdaki yazışmalarını takip ederek, benim gibi sorular soran insanların varlığından haberdar oldum. Kimi ilgimi çekti kimini hiç okumadan geçtim. Ancak e-postalarla başlayan bu serüvenin beni nerelere kadar getireceğini o sıralar tahmin edecek durumda değildim! Bir gün gruba, Hasan’dan yeni yazarımız konulu bir e-posta geldi. Bilincim hala farkında olmasa da kalbim güm güm atmaya başlamıştı bile. E-postayı açtığımda ise, gözlerim önce yerinden çıktı sonra gerisin geri girdi. Benden ve yazılarımdan bahsediyordu. Duyurunun ardından Hasan, özelime gönderdiği bir e-posta ile biyografimi ve fotoğrafımı istiyordu. Ne içinmiş, yazar künyesi için-miş miş. Ben Elif Oktav olarak, kendimi anlatacağım. Ha ha ha. Yetmez gibi yıllarca fotoğraf çekmiş ama bir tane bile düzgün fotoğrafı olmayan kişi bir de fotoğrafımı gönderecektim.

Bu kadarı da fazlaydı. Ne hakla bana sormadan, yazılarımı yayınlayabilir. Beni yazar ilan edebilirdi. “Bu ne cüret. Saygısızlık…”
Tüm bu hiddetten iki saat sonra terasta çayımı yudumlarken sadece gülümsüyordum. Aslında hep istediğim bir gerçekliği yaratmış, şimdi de kıvırmaya çalışıyordum.

Kimi zaman zorlayarak kimi zaman sular gibi akarak yazdım. Öyle ya da böyle yazdım. Yazmayı iş edindim. Yazdıkça dünyayı nasıl gördüğümü gördüm. Yazdıkça kendimi bildim. Kendimi bildikçe daha derinlere daldım. Yazmak, kendi içime giden bir tarik… Yazmak, yolunu paylaşmanın bir yöntemi. Ve dedim ki içerdeki ne ise dışarıdaki de odur. İçime ve oradan dışıma doğru akan bu yolcuğu paylaşmanın neşesi çok güzel. Bunu yapan diğer insanlarla aynı çatı altında olmak ise, kat be kat daha güzel…
Derki’den çok dost bulduk, çok şey öğrendik. DerKi özelime kattıkları itibariyle beni büyüttü. Biz büyüdükçe Derki büyüdü. Nice güzel zamanlar diliyorum.

Sevgi ve Muhabbetle,

Antropolog Elif Oktav Erdemli
Elif Oktav Erdemli'nin Bir DerKi Hikâyesi: Fazla Mesai makalesini siz de AddThis eklentimiz ile paylaşın:
 
 
 
Ana Sayfa  | Elif Oktav ErdemliDijital Dünya  | Denemeler | İletişim


 Makalelerimi takip etmek için FeedBurner hesabıma kayıt olabilirsiniz. 


elifoktav.com © 2007 - Tüm hakları saklıdır.
Elif Oktav Erdemli`nin facebook sayfası Elif Oktav Erdemli`yi twitter`de takip edin! Elif Oktav Erdemli`nin linkedin sayfası Elif Oktav Erdemli`nin Google + sayfası